19 EYLÜL MÜHENDİS, MİMAR VE ŞEHİR PLANCILARI DAYANIŞMA GÜNÜ
Bazı günler vardır ki hafızalarda yer edinerek sonraki kuşaklara bırakılan bir mücadele anlayışını taşır. 19 Eylül, Türkiye’de mühendislerin, mimarların ve şehir plancılarının meslek tarihindeki böyle günlerden biridir. Bir dönemin koşulları ve o koşullar karşısında alınan tutum bizlere miras kalmıştır.
19 Eylül 1979’da TMMOB’nin çağrısıyla gerçekleştirilen bir günlük iş bırakma eylemi, mühendislik ve mimarlık tarihimizin en kapsamlı örgütlü eylemlerinden biri olarak kayda geçmiştir. Ülkenin dört bir yanında işyerlerinden yükselen itiraz ücretlere ve çalışma koşullarına ilişkin olmanın ötesinde, teknik elemanların kendilerini halkla beraber gördüklerinin de ilanıydı.
Dönemin koşulları ağırdı. Ekonomik kriz, hayat pahalılığı, işsizlik ve siyasal şiddet gündelik hayatı çok fazla etkiliyor, kamu çalışanlarının ekonomik ve demokratik hakları ciddi biçimde sınırlanıyordu. Mühendisler ve mimarlar da bu tablonun dışında değildi. Büyük bölümü kamuda çalışan teknik elemanların ücretleri tek taraflı belirleniyor, grevli ve toplu sözleşmeli sendikal haklardan yoksun bulunuyor, mesleki ve ekonomik sorunları giderek büyüyordu. TMMOB’nin 19 Eylül çağrısı böyle bir ortamda karşılık buldu.
49 ilde ve 443 işyerinde gerçekleştirilen eyleme mühendis ve mimarların yanı sıra işçiler, teknik elemanlar, memurlar ve sağlık çalışanları da katıldı. Teknik eğitim gören öğrenciler dayanışma gösterdi. 100 bini aşkın çalışanın katılımıyla gerçekleşen bu büyük eylem, sayısal büyüklüğünün yanı sıra farklı çalışma alanlarından insanların ortak talepler etrafında yan yana gelebilmesi nedeniyle de Türkiye emek ve meslek örgütleri tarihinde özel bir yer edindi. Günümüzden bakıldığında 19 Eylül’ün asıl değeri belki de burada yatmaktadır. Çünkü 1979’da ortaya çıkan anlayış, mühendislik ve mimarlığın toplumsal sorumluluğunu mesleki sorumluluğun ayrılmaz bir parçası olarak görüyordu. Mühendis, mimar ve şehir plancısının sorunu ile fabrikada çalışan işçinin, kamu emekçisinin, kentte yaşayan yurttaşın sorunu arasında aşılmaz duvarlar bulunmadığını söylüyordu.
Bu yaklaşım TMMOB tarihinin önemli dönemeçlerinden birini oluşturdu. Teoman Öztürk ve arkadaşlarının temsil ettiği anlayışta mühendislik sadece hesap yapan, proje hazırlayan ve kendisine verilen teknik görevi yerine getiren bir faaliyet olarak görülmedi. Üretimin nasıl örgütlendiği, ülkenin kaynaklarının nasıl değerlendirildiği, kentlerin nasıl geliştiği, sanayileşmenin hangi doğrultuda yürütüldüğü ve bilim-teknik birikimin kimin yararına kullanıldığı da mühendislik alanının toplumsal sorumlulukları arasında kabul edildi.
Aradan yıllar geçti Türkiye değişti. Teknoloji değişti. Mühendislik yöntemleri, ölçme sistemleri, hesaplama olanakları ve bilimsel bilgi olağanüstü ölçüde gelişti. Ancak 19 Eylül’ü ortaya çıkaran temel soruların önemli bir bölümü bugün hâlâ önümüzde duruyor. Bugün de mühendisler, mimarlar ve şehir plancıları düşük ücret, işsizlik, güvencesiz çalışma ve mesleki değersizleşmeyle karşı karşıya kalabiliyor. Kamuda teknik personelin niteliği ve mesleki deneyimi ile özlük hakları arasındaki denge giderek tartışmalı hale geliyor. Özel sektörde meslektaşlarımız kimi zaman ağır çalışma koşulları altında mesleki sorumluluklarını yerine getirmeye çalışıyor. Genç mühendisler aldıkları uzun ve nitelikli eğitime rağmen geleceklerini kurmakta güçlük çekebiliyor.
Mühendislik hizmetinin değersizleşmesi yalnızca mühendisin sorunu değildir. Mühendislik hizmetinin niteliğinin düştüğü yerde toplum bunun bedelini güvenli olmayan yapılarla, yanlış kentleşmeyle, verimsiz yatırımlarla, tahrip edilen doğal kaynaklarla ve afetler karşısında büyüyen kayıplarla öder. Bu nedenle meslek hakkı ile kamu yararı birbirinden ayrı düşünülemez.
Jeofizik mühendisliği bunun en açık örneklerinden biridir. Bizim çalışma alanımız çoğu zaman gözle görülemeyen yeraltıdır. Fakat yaptığımız işin sonuçları doğrudan insan yaşamına ulaşır. Deprem tehlikesini anlamaya çalışırken, bir yapının oturacağı zeminin özelliklerini araştırırken, yeraltı suyunu belirlerken, bir barajın güvenliğini incelerken, heyelanı araştırırken, maden ve enerji kaynaklarını ortaya koyarken ürettiğimiz bilgi teknik bir veri olmanın ötesindedir. O bilgi, doğru kullanıldığında kamusal kararın bilimsel dayanağıdır. Bir kentin nerede ve nasıl büyüyeceği, hangi alanların yapılaşmaya açılacağı, bir sanayi tesisinin hangi zemine kurulacağı, su kaynaklarının nasıl korunacağı, madenlerin nasıl aranacağı ve işletileceği, enerji yatırımlarının nasıl planlanacağı, afetlerden önce hangi önlemlerin alınacağı yalnızca ekonomik tercihler üzerinden ele alınamaz. Bunların her biri bilimsel ve mühendislik bilgisine dayanması gereken kamusal kararlardır.
Türkiye’nin yaşadığı depremler bunun bedelini defalarca göstermiştir. Yerin fiziksel özelliklerini araştırabilir, tehlikeyi tanımlayabilir, mühendislik açısından gerekli verileri üretebilir ve riskleri azaltabiliriz. Bilim ve mühendisliğin görevi tam da burada başlar. Bilimsel bilgi üretildiği halde karar süreçlerinde kullanılmıyorsa sorun bilginin yetersizliği değildir. Bilginin kamusal karar mekanizmalarındaki yeridir. Tam da bu sebeple gerekli yerlerde konusunda uzman mühendisler istihdam edilmelidir. Bir meslek disiplinin yaptığı işi diğer bir meslek grubu denetleyemez.
Mühendisin toplumsal sorumluluğu, kendisine verilen işi teknik şartnamesine uygun biçimde tamamlamak olamaz. Gerektiğinde “Bu doğru değildir” diyebilecek mesleki bağımsızlığa sahip olmaktır. Bilimin gösterdiğini savunabilmek, kamu yararını gözetmek ve mesleki bilgisini toplumun zararına kullanılabilecek uygulamalara karşı koruyabilmektir. Bu nedenle meslek odaları yalnızca belge düzenleyen, eğitim veren veya üyelerinin idari işlemlerini yürüten kuruluşlara indirgenemez. Meslek odalarının tarihsel varlık nedeni, mesleki birikimi örgütlemek, bilimsel ve teknik doğruları savunmak, meslektaşlarının haklarını korumak ve mesleğin toplum karşısındaki sorumluluğunu temsil etmektir.
Mühendisler bugünün sorunlarını çözme işinin ötesinde bir sorumluluk altıdadır. Bu sorumluluk henüz doğmamış insanların, hayvanların, yeşermemiş tohumların yaşayacağı alanlara, kullanacağı suya, soluyacağı havaya ve devralacağı doğal kaynaklara ilişkin bir sorumluluktur. 19 Eylül 1979’dan bugüne taşınması gereken mücadele mirası da tam olarak budur.
Mesleğimize sahip çıkmak, ülkemize ve halkımıza karşı sorumluluğumuzdur. Bu anlayışla, 19 Eylül 1979’un mücadele ve dayanışma geleneğini yaşatan başta dönemin TMMOB Başkanı Teoman Öztürk olmak üzere tüm meslektaşlarımızı saygıyla selamlıyoruz.
19 Eylül Mühendis, Mimar ve Şehir Plancıları Dayanışma Günü kutlu olsun.
TMMOB Jeofizik Mühendisleri Odası
21. Dönem Yönetim Kurulu